Wikipedia

Arama sonuçları

9 Mart 2026 Pazartesi

Duvar ve Çatı Katı

        Marlen Haushafer

İlk Duvar adlı eserini okuyup yazara bağlandım ve hemen çıkan yeni eseri Çatı Katı'nı okuyup yazarı merak ettim açıkcası nasıl oluyor da böylesine ilginç kitaplar yazıyor  ve kim bu yazar diye yaptığım araştırmalarda epey bir şey buldum ve burada bazılarını yazacağım .Umarım yakın zaman da bütün eserlerini türkçeye çevirirler YPK bankası yayınları bunu sağlıyor bize çok minnetarız bunun için. Çatı Katı nı yeni bitirdim ne varki yazar insanı öyle kuşatıyor ki bugünde dünde sanırım bütün hafta beni etkisinde tutacak. O alışıla gelmiş eserlerden değil kesinlikle bambaşka bir şey bu gerçekten. İşin aslı iki eserde beni değişik
şekilde etkilediler  mesela Çatı Katı'nda yazarın ruh halini anlamaya çalıştım nasıl biri neden bu kadar mutsuz! Bir çok dramatik eser okudum şimdiye kadar ne var ki hiç biri beni 
bu kadar yazarla özdeşleştirmedi bunu bende onun gibi mutsuzum anlamında yazmıyorum 
tabiki sadece yazara çok yakınlık duydum hem zeki hem çalışkan ve oldukça kültürlü biri üstelik nedenleri araştırırken kitabı kemik kanseri döneminde yazmış hem tedavi hem kullandığı ilaçlar, Manfred denen alçağın Marlene'ye bir nevi köle muamelesi yapması pasif agresif bir adam ; sessizce onu mahvediyor belki o da farkında değildir 
kimbilir! insan ruhu derin bir gizemi barın
dırıyor bilemeyiz. Marlen depresif ruh 
haline girince çok fazla antidepresan da 
almış acaba Virginia Wolf la tanışsalardı anlaşırlar mıydı? Kimbilir...


1920 de asıl adı Maria Helene Frauendorfer  olan yazar 11 Nisan'da Yukarı Avusturya'daki Frauenstein yakınlarındaki Effertsbach köyündeki orman bekçisi kulübesinde doğmuş ve 4 yıl sonrada kardeşi Rudolf doğmuş. Yazarımız İkinci Dünya savaşı başlarında 19 yaşındaymış.
10 yaşında Linz'deki Ursuline yatılı (manastır) okuluna başlamış. Ondört - onbeş yaşlarında hastalık nedeniyle okuluna devam edemiyor,sanırım tüberküloz ve zatürreden dolayı.
Ondokuz yaşlarında Mart ayında Linz'deki liseden mezun oluyor; hemen ardından kadın gençlik örgütüyle birlikte Reich Çalışma Hizmeti'ne (RAD) başlar ve Doğu Prusya'da, Alman-Polonya sınırındaki Elbing yakınlarındaki Christburg'da görev yapar. Hizmeti Eylül 1939'a kadar sürmüş. Reich Hizmeti sırasındaReich Çalışma Servisi'ndeki (RAD) zorlu çalışma,Marlen, Frauendorfer'i gururlandırdı. Ailesinin ve okulunun katı sınırlarından kurtuldu, ilk kez evden uzaktaydı ve daha bağımsız, yetişkin bir hayat sürüyordu. RAD'deki günlük hayatını anlatan ayrıntılı mektuplar yazdı ebeveynlerine ve arkadaşı Elli'ye. 
Bu mektuplarda, annesinin korkularını yatıştırmaya çalışarak,çalışkanlığını ve kamp hayatının zorluklarını vurguladı. Evde, korunaklı ve hasta kızlarının fiziksel zarar görmeden çalışma servisinin zorluklarına dayanabileceğine inanmıyorlardı.Kamp hayatının disiplini Marlen'nin daha bağımsız olmasına yardımcı olurken ulusal sosyalist eğitim ilkesi olan sertleşme, kendini kanıtlama arzusuna da uyuyordu. Dahası, neşeli bir topluluğa dahil olmuştu, bu nedenle RAD'daki zamanı-büyük ölçüde siyasi boyutunu gözardı ederek- harika ve maceralı bir dönem olarak deneyimleyebiliyordu.Burada 1939 kadar kaldı.Oradan Viyana Üniversitesine Felsefe Fakultesine kaydoldu.
  Marlen Doğu Prusya'da Reich Çalışma Hizmeti sırasında tanıştığı Dortmundlu tıp öğrencisi Gert Mörth le eğitimlerine ara verdiler. 30 Temmuz'da Pähl'de (Bavyera) oğulları Christian Georg Heinrich dünyaya geldi. 
Daha sonra 12 Kasım'da Manfred Haushofer ve Marlen Frauendorfer, Frauenstein'daki kilisede evlendiler. Viyana'ya döndüler birlikte ikinci oğlu Manfred doğar. Graz da öğrenimine devam eder.

1945

Frauenstein'a kaçış. Üniversiteden ayrılır
1946İlk kısa öykülerim yakında Avusturya gazete ve
dergilerinde yayımlanır
1947Marlen Haushofer, ölümüne kadar yaşadığı Yukarı
Avusturya'daki Steyr şehrine taşındı.
1950Boşanma 24 Haziran'da kesinleşti, ancak eski çift
hala aynı evde yaşıyor.
1952Beşinci Yıl , Gençlik Çeşmesi, Viyana (Genç
Avusturyalı Yazarlar, ed. Hans Weigel).
1953Devlet Edebiyat Ödülü ( Beşinci Yıl adlı öykü için ).
1955Bir Avuç Hayat . Bir roman. Zsolnay, Viyana,
Hamburg.
1956Unutma Beni Baharı , öyküler. Bergland, Viyana
(Avusturya'dan Genç Şiirler, editör: Rudolf Felmayer).
1956Theodor Körner Vakfı Ödülü ( Unutma Beni Baharı 
adlı kitap için 
).
1957Duvar Kağıdı Kapısı , roman. Zsolnay, Viyana,
Hamburg.
1958We Kill Stella , kısa roman, Bergland, Viyana. Marlen
veManfred Haushofer Şubat ayında tekrar
evleniyorlar.
1963Duvar , bir roman. Mohn, Gütersloh. Arthur Schnitzler
Ödülü (Duvar romanı için).
1964Bartl'ın Maceraları . Bir Kedi Kitabı. Forum, Viyana.
1965İyi olmak zordur . Genç yetişkinler için bir kitap.
Jugend und Volk, Viyana.
1966Sonsuz bir gökyüzü . Bir roman. Mohn, Gütersloh.
1966Ömür Boyu Hapis Cezası . Kısa Hikayeler. Oskar Jan
Tauschinski tarafından tanıtılmış ve seçilmiştir.
Stiasny,Graz, Viyana, Köln (1952 tarihli 

Beşinci Yıl'dan tüm
hikayeler 
ve 1956 tarihli 
Unutma Beni Baharı'ndan 
çeşitli hikayeler içerir ). Mayıs ayında Marlen
Haushofer üç arkadaşıyla birlikte Roma'ya gider.
1968Marlen Haushofer, Mayıs ayında bu kez kocasıyla
birlikte tekrar Roma'ya gidiyor. Birlikte yaptıkları
nadir seyahatlerden biri.
1968Hayvanlar dışarıda mı kalmalı? Bir çocuk kitabı.
Jugend und Volk, Viyana.
1968Dachshund cinsi köpekle ne yapmalı? Bir çocuk
kitabı. Jugend und Volk, Viyana.
1968Korkunç Sadakat . Hikayeler. Claassen, Düsseldorf.
1968Marlen Haushofer, Ekim ayında arkadaşı Angela
Mohrile Floransa'yı ziyaret eder.
Korkunç Sadakat adlı kitabı için Avusturya Devlet
Edebiyat Ödülü'nü kazandı .)
1969Tavan Arası . Bir roman. Claassen, Düsseldorf.
1969Kötü olmak da hiç eğlenceli değil , genç yetişkinlere
yönelik bir roman. Jugend und Volk, Viyana.
1970Hayatının son yıllarında kemik kanseriyle mücadele
 eden Marlen Haushofer, 21 Mart'ta Viyana'daki
bir klinikte hayatını kaybetti. Steyr'de defnedildi.


                                 
                                                                  
   
  
                                                


   


28 Haziran 2025 Cumartesi

Abigail Kim di?


           Abigail   ve Magda Szabo 

Yakın zamanda okuduğum "Szabo`nun Abigail isimli eserini yorumlamak  üzere yazıyorum. Aslında kitaba bir çok olumsuz eleştiri ile birlikte başladım. Kafamda ki düşünce Magda Szabo`nun herhangi bir eserinin bu kadar gömülmesi bana tuaf gelmişti  en azından yanlış zamanda okudular mutlaka dedim. Eser Türkçe'ye çevrilen en son romanı yazarın ve umarım bütün eserlerini yakın zamanda çevirirler.

Konu  Gina isimli babası ile Budapeste  de yaşayan üç yaşlarında annesini kaybetmiş bir Fransız bakıcı eşliğinde eğitilen bu kızcağız savaşın ortasında hayatın çemberinden geçmesi diyelim. Eseri okuduğumuz sürece yer yer kıza kızacak yer yer onu anlamaya çalışacağız aynı anda hayatın onu şekillendirmesini izleyeceğiz. Ikinci dünya savaşının etkilerini hepimiz yani bir çoğumuz çokça okumuş yada filmlerde izlemişizdir.

Romana adını veren "Abigail" kız yatılı okulu Matulada`ki oradaki eğitmenin yarattığı ve ögrencilerin de geliştirdiği hoş bir efsanedir.

Tamam olduğu gibi romanı aktaracak değilim ama cok severek heyecanla okuduğumu belirtmem gerekiyor.

Yazarın müthiş bir zekayla yazdığı her eserine hayran kalıyorum. 

Ebeveynlerinin etkisi ve örneği Szabó'nun hayatında önemli bir rol oynadı. Hikaye anlatmak ve tiyatro oynamak, hem ebeveynleriyle hem de kendi başına çocukluğunda günlük aktivitelerdi

Magda Szabó 1917'de Macaristan'ın Debrecen kentinde doğdu Akademisyen ve kamu görevlisi olan babası Elek Szabó (1879–1959) ona çocukluğundan itibaren akıcı bir şekilde Latince konuşmayı öğretti , ona Avrupa antik çağları hakkındaki kapsamlı bilgisinin temelini ve antik Roma ve Yunan tarihi ve edebiyatına olan takdirini verdi. Annesi Lenke Jablonczay (1884–1967) kendisi de bir yazardı, ancak eserleri hiçbir zaman yayınlanmadı.

Szabó, 1935 yılında on iki yıl eğitim gördüğü Debrecen Dóczy Kız Eğitimi Enstitüsü'nden (bugün Debrecen Reform Koleji'nin  Dóczy Spor Salonu) liseden mezun oldu.

1943 ve 1944'te Hódmezővásárhely'deki Reformcu (Macar Kalvinist) kız lisesinde öğretmenlik yaptı .Savaştan sonra Budapeşte'ye taşındı .

 1945'ten 1949'daki görevden alınmasına kadar Din ve Kamu Eğitim İşleri Bakanlığı'nda  film görevlisi, ardından edebiyat görevlisi olarak çalıştı  1947'de yazar ve çevirmen arkadaşı Tibor Szobotka   (1913–1982) ile evlendi .

  Szabó, 2002 yılında yazarın 1917'den 1935'e kadar olan yaşamını anlatan Für Elise adlı otobiyografik dizisini sürdürdü .  Günümüzde bu eser, yazarın Macarcadaki en popüler eserlerinden biridir. 

Debrecen'deki evinde kitap okurken öldü. 



11 Şubat 2025 Salı

Uzak Doğu Edebiyatının Hüzünlü Dalgaları

           

  

Şu sıralar asya edebiyatını biraz ön plana aldım. Hep okuyacağım diye bir kenara ayırdığım ne varki bir türlü okuyamadığım eserleri nihayet teker teker okumaya başladım. 

Kore'den Sun-mi Hwang'dan ''Hayal Kurmaya Cesaret Eden Köpek'' o kadar etkiledi ki ve bana kalırsa çocuk kitaplarından ziyade her yaş için diyebileceğim bir kısa hikaye.

Cuniçiro Tanizaki'den '' Bir Kedi , Bir Adam , İki Kadın'' Nefis bir kısa hikaye. 

Natsume Soseki'den ise ''Üç Köşeli Dünya'', ''Sanşiro'' , ''Madenci'', ''Ardından'' eserlerini okuyarak kendime okuma ziyafeti yaptım diyebiliriz. 

Bu eserleri okurken; gözlemlediğim sadece kültürel çeşitlilik değil, geçiş süreçi içindeki köksel değişikleri yani  töreler gibi görebiliyor ve bireylerin ailelerin uyum sağlamak yada uzak kalmak adına bir ikilem içinde kalmalarını da izleyerek bir nevi yaşıyorum. Ve bunları hikaye edişleri romanlaştırmalarında Uzak Doğu'nun kendine has (benim gözümde) efsanevi mistisk karakterisk özelliklerini tekrar tekrar izlemek nefis bir şey.   Ve sanırım devam edeceğim okumaya

 


14 Ocak 2025 Salı

İki Kitap İki Sesle Usta Yazarların Söylenişleri

Wilhelm Genazino ve  Alejandro Zambra 

          
   Dün akşam Wilhelm Genazino'nun ''Aşk Aptallığı'' na başladım ve beni oldukça sardı sarmaladı konu ilk başlarda. Sabah uyandığımda da devam ettim ne varki günlük rutinimde  Genazino'ya devam etme fırsatı bulamadım. Spordayken okuyamazdım amma dinleme sayesinde  kitap aşkımı devama aldım. Ne varki Genazino o kadar yer etmiş ki hafızamda sanki Zambra'yı okurken Genazino'nun sıkıntıyla benim yanımda Zambra'yı okurken buldum! O yanımda oflayıp puflarken ben devam ettim Zambra'ya. Kitaba konsantre olmam biraz zaman aldı.Genazino beynimin içinde  Zambra'yı eleştirip dururken en sonunda Zambra'nın ''Ağaçların Özel Hayatı''na tam olarak konsantre olmayı başardım. İyi bir kitap yine çok samimi duru bir anlatım bence biraz kendi yaşamından da esinlenmiş.  Aslında insan kendi yaşamına geçmişine bir dönüp baktığında anlatılanlarla özleştirdiği hemen hemen benzer bazı olay ve düşünceleri bulunca yandaşlık buluyor yazarla. Fena değildi !

Bir gün sonra: Nihayet Genazino ile beraberiz evet dün akşam ve bu sabah okuyup bitirdim bu eseri . Başlarda biraz takıntılı birinin yazdıklarını okuyormuş gibi oldumsa  sonradan kitap konu beni içine çekti.Dur bakalım neler olacak derken buldum kendimi. 

Ellinin üzeri yaşlarda bir erkeğin yaşlanma sendromunun bütün şikayetleri huzursuzluğu huzuru sevgilileri yaşamı yaşama bakış açısını epey didikleyerek anlatması içerik olarak sıkıntılı tabii. İnsanda fazla söz ve kelimelerin cirit attığı bu hava zamanla göze batıyor yok artık dedirten cinsinden Ne varki hayatımızın verdiği o stresi boşluk anlamsızlık hissini devamlı sosyal medyada praktik yaşamda yakınlarımızda sevdiğimiz   insanlarda yada  sevmediğimiz insanlarda devamlı gördüğümüz ve artık sıkıntılı insanlardan uzak durmaya karar verdiğin anda işte böyle kitaplar pek o kadar istenesi olmuyor.Genazino ilk orta sayfalarına kadar dayanmaya başlasanda teranelerin yenilenmesi hiç yeni bir şeyin olmaması roman süresince yaptığı monologlar aman be yeter artık dedirten duruma getiriyor. Aslında iki yazarda yaşamlarında karanlıkları monologlarıyla fantazileriyle okuyucuya sunuyorlar. EEE derken buluyorum kendimi. Sonuç mutsuzluğun roman olarak anlatıldığı bir yazı. İkiside iyi yazarlar bilhassa Zambra herşeye rağmen biraz daha hayatı sevenlerden diyebilirim. Neyseki bitti!  Laylay lom içerik aramıyorum kesinlikle amma bir şeyler ifade etmeli yani başlangıç sonuç aynı kederli sızlanışlarla bitiyor.


9 Ocak 2025 Perşembe

Şili'li Kritikerden Kitap Değerlendirmeleri...


      Alejandro Zambra ve Okumamak !

Yazarın edebiyata dair denemeleri ; eleştiriler ve yorumlarını içeren bir eser. Bu oldukça kapsamlı bir değerlendirme. Burada gözden kaçırılmaması gereken Zambra'nın okuma tutkunu olması aynı zamanda. Sadece yazan değil oldukça fazla okuyan biri ;  dünya edebiyatını çok yakından izleyen biri olması okurlar açısından bu edebiyat  değerlendirmelerini daha ilginç kılıyor.

 Zambra zaten sevdiğim bir yazardır ve çok genç olmasına rağmen oldukça iyi kıvrak bir zekayla yazılmış eserlerini okurken onu anlamak için zor olmuyor. Kendisini modern edebiyatta yazar olarak  kabul ettirmiş. 

Çevremin büyük çoğunluğunu Latin Amerikalılar  ve  yabancısı olmadığım toplumun  toplumsal  kültürel özelliklerini yakından takip etmek gibi oluyor bu. Ne varki kendi edebiyatlarını pek okadar sevmiyor çoğu.

 Yazarın  en sevdiğim yanı samimi özgün yazması , sadelikle yazdığı herşey  insana bir nevi yakın dostuyla konuştuğu izlenimini veriyor tabii o yakın dost da o anda onu okuyan okur oluyor.

İzlenimlerime göre 18 ile 40 yaş arası Türk okurlarının Latin Amerika edebiyatına ne kadar hayran olduğunu görmem beni pek şaşırtmıyor. Toplum olarak bazı bakımlardan yakınsal bir kültüre sahip olmaları onları aynı pist üzerinde dans edebileceklerini gösteriyor. Sadece dinsel olarak ayrılıyorlar; aynı melodram bakış aynı duygusallık her iki toplumda da göze çarpıyor. 

Bolano , Galeano, Vargas Llosa, Sabato nedense beni o kadar içine çekmedi iyi yazarlar değil falan demeyeceğim kesinlikle. Zaten çok azına göz atıp biraz okuyup bıraktım   Benim edebiyattan aradığım özellikleri onlarda bulamadım belki de generasyon farkı diyorum ben buna.

Zambra'yı sevdim çünkü geçmiş ve şimdiki zamanda bir köprü kurmuş sanki. Pinoche zamanını tam olarak yaşamamış olsada izlerini çok dolu yaşamış. Bunu eserlerinde de yansıtıyor.

Yazarın Cesare Pavese hakkında yazdıkları kafamda bir dolu muğlak sorular oluşturdu bunu biraz daha araştıracağım.


21 Aralık 2024 Cumartesi

Baumgartner ve Paul Auster'ın Muhteşem Vedası

                      Paul Auster Hayatıma Hoşgeldin!

                                               
Baumgartner'le tanışıp aşık olduğum yazarın bir kaç ay önce aramızdan ayrılmış olmasıyla nedense sanki bir şeyler kaçırdığım duygusu yaratsada diğer yandan da , olsun yine de iyiki tanımışım diyebilmem de ; yine yazarın bu son romanı sayesinde oldu. 
Yazarı çok sevdim. Neden derseniz bu romanını zaten kendini ölüme hazırlarken yazmış ve oldukça doğal ve olduğu gibi içten Nirvana'nın zirvesinden seslenir gibiydi. Okurken insanda öyle bir duygu yaratıyor ki (belki de bu  her okuru içermez) bir nevi ruhani bir mucizeyle hafifleyip Anna ile Sy'in hayatına konuk oluyor en sonunda da zaten öylesine bir bütünleşmeye geçerek sizin en yakın dostlarınız oluyor. Mekanları sanki yanıbaşında başınızı çevirseniz el sallayabileceğiniz düzeyde!

Evet burda ki aşk sevgi dostluk okurlarından bir çoğunun yok artık olamaz böyle şey deselerde!!!  evet  olabilir ilişkileri sahtelik içinde değil , birbirlerini oldukları gibi kabul etmişler. Ayfer Tunç'un anladığı gibi Sy , Anna'yı mükemmel olduğu için sevmiyor onu olduğu gibi kabul edebildiği biri olarak seviyor . Burada ki mükemmellik ne kadın da ne de adamda mükemmel olan bu şekilde sevebilmek. İlişkilerine sistemin iki yüzlülüğü girmemiş  o yüzden temiz ve iyi. Eğer derseniz hem bu sistemde olupda ondan etkilenmemek mümkün mü bence mümkün. Onlar yaratıcı bir sanatın içinde zaten bütünleşmiş ve kozaları var. Çok az olan dostlarıda kapılarını örtükleri zaman onların dünyasında değiller.
 Şunu da eklemeden geçemeyeceğim Anna'nın olağanüstü bir şair olduğu halde eserlerini başkalarıyla paylaşmaması özgüven eksikliği değil zaten onun paylaşmak istediği tek insan yanıbaşında bir başkasının şiirlerine vereceği değer o kadar önemli değil. 

Bu arada  sayın Ayfer Tunç ile Murat Gülsoy'un sunmuş oldukları ''dialoglar'' adlı proğramında ki  eserle ve yazarla ilgili söyleyişiyi de izlediğimi ekleyim. Bunu izlememin tabiki faydası da oldu en azından  kendimle onların düşüncelerindeki ayrımı bazen de aynı görüşde olduğumuz yanları görmek ikinci bir değerlendirme sağladı bana. Daha çok Murat Gülsoy'un fikirlerini benimsemem beni şaşırtmadı ne yazık ki Ayfer Tunç henüz tam olarak Feodal bir yapının yapıştırdığı düşünce yapısından tam olarak çıkamamış. Öyledir zordur bizlere yapışan bu ataerkil düzende yerimizi bulurken kıracağımız kabuklardan kurtulmak kolay değil kesinlikle.

Roman da detaylar o kadar çok ki ; normalde en nefret ettiğim şeydir detaylar, burdakileri sevdim ve yazarda ki bazı kopuklukları, kaçamakları da sevdim , her daldan dala geçişinde bir şefkat duydum yazara. Her bakımdan oldukça duygusal bir dalga içinde tuttu benı kitap hani ağlamanın eşiğinde değilde nerdeyse boğazınıza bir yumru gibi oturmuş hüzünlü bir şefkat  içinde okudum.
 Aslında burda ki oğlan kızı sevmiş kız oğlanı ; birlikte mutlu hayat sürmüşler değil, bazılarının sandığı gibi. İlişkileri  zaten çok tuhaf başlamış ve yine tuhaf bir son.... 
Şimdi burda anlatırsam olmaz amma okurken her satırından ayrı ayrı tat alacağınız olağanüstü etkileyici bir roman. Ayrıca şunu da eklemeden geçemeyeceğim kahramanlarımızın çocuklarının olmayışında ki durumda yazarın neden böyle olmasını istediğini öyle iyi anlıyorum ki hele ölümüne bu kadar yaklaşmışken yazdığı bir romanda gerçek hayatında oğlunun ona yaşattığı hayalkırıklığının korkunçluğu ki yanlış anlamayın bence her bir ebeveyn çocukların yaşattığı hayal kırıklığını kendileri içinde duyarlar bir anne yada baba olarak kendilerini yargılarlar. Ve  Auster de bu son veda romanında çocuk sahibi olmamayı seçmiş.
Ne var ki romanla dolu doluyum  ve şu anda başka bir romana başlamam zor. Tabii yeni bir Auster eseri olursa o ayrı konu...

9 Ocak 2024 Salı

Ölümden Sonra Dirilme yada Diriliş!


Lev Nikolayeviç Tolstoy


Tolstoy'un en önemli eserlerinden ''Diriliş''i Oldtimer grubuyla ; 2024 yılının okuma listesine eklenmesiyle, okumaya başladım.
 Aslında ilginç olan kitabı henüz 13 yada 14 yaşlarındayken okuduğumu ; çok beğendiğimi etkilendiğimi iyi hatırlıyorum hatta kürek mahkumu olan Katyuşa'ya büyük hayranlık duyduğumu da unutmamıştım amma aradan yıllar geçince doğal olarak yıllar önce okuduğum kitabdan anladığım yaşımın verdiği içerdiği bilgilerin doğruluğu bendeki bilgi kapasitesinin ötesine geçmemişti sanırım. 

Neyse şimdi romanın konusundan çok, asıl içeriğini anlatmaya çalışacağım. 18 yüzyılın Rusya'sında toplumu oluşturan iki sınıfın; yani zenginler (genelde soylular) ve fakirler (köylüler ve Alt tabaka) ; zenginlerin oldukça azınlıkta  fakat daha güçlü yargıyı , kurumları ekonomiyi , teknolojiyi ve toprak mülkiyetini ellerinden bulundurdukları oysa diğer sınıfın halkın yani çoğunluk köylünün ise hem eğitimsiz bırakılması kilise görevlilerinin halkı korkutucu safsatalarla yıldırmış olmaları, gerçekte İsa'nın öğretileriyle değil o sömüren sınıfın işin gelecek şekilde  hareket etmelerinden dolayı; her türlü haksızlığa mahkum edilmiş olmaları                cahilliklerinin zirvesinde olan bu alt tabakanın aslında bir nevi ölüme mahkum edilmiş olmaları.
 Burada ki Ölüme mahkumluk derken Kürek cezasını kast etmiyorum sadece. Daha doğumla başlayan açlık, bulaşıcı hastalıklarlarla mücadeleleri parasızlık ve tanrıya olan inanışlarının ne kadar zavallı bir duruma getirmeleri .
 Kiliseyi ve kilise görevlilerinin tanrıya olan görevlerini kendi çıkarlarına göre kullanmaları bana kalırsa tanrıyı korkunç bir canavar gibi gösteriyor aslında amma halkı bunu daha anlayacak güçte değil.
Kitabı okudukça o kadar fazla haksızlığın olması ve  adaletin olmaması ahlak dedikleri ve kullandıkları değerlerin ise fakirlerde ahlaksız olarak değerlendirdikleri bir çok şeyin  soylu sınıfın ahlaklı erdemli olarak yaptıkları şeyler oldukları.

Burda bana en ilginç gelen ise Nehludov'un nedense bir bir anda değişim geçirip kendi sınıfını karşısına alıp , gençliğinde yaptığı bir hatayı anlayıp pişmanlıkla hatasının kurbanı olan Katyuşa'nın hayatını değiştirmek ona yardımcı olmak için yaptığı bazı çabalarının bazen yetersiz kalması dahi yinede onu yanı Nehlodov'u adalet için mücedelesinde sendelemesine neden olsa bile yinede mücedele etmesi ve aslında burada dikkat edersek kendi ile olan hesaplaşmaları sınıfı ile hesaplaşması ve Rus halkının içinde bulunduğu durumu değerlendirmesi (çarlık Rusya'sı) inişleri çıkışları ve iç hesaplaşmaları bana çok ilginç ve müthiş güzel geldi. Hele ilerledikçe hem Nehlodov'un hem Katyuşa'nın kişiliklerinde olan gelişme kendilerini bulma halleri ise (siyasi mahkumlarla olan ilişkilerinin yardımı ile) tam bir biçim almasını izlemek ve bunun insana verdiği hoşnutluk bambaşka bir şey!

Yazarımız bir çok kitap yazdı  bana göre hepsi birbirinden güzel olan bu eserleri sevmemek mümkün değil. Tabii ilerledikçe bilhassa Sibirya'ya sürgüne giderken anlatılan Çarlık Rusyasındaki devrimci harekette yargılanan devrimcilerin onların başına gelenler bilhassa  68 kuşağını ; o zaman ki yaşananları  68 kuşağının devrimci mücadelesine olan inancımı tekrar tekrar hatırlattı bana.
Bu arada yazarımızla ilgili neler biliyoruz düşünceleri nelerdir diye düşünmemek elde değil.Bana göre her yazar kitaplarında bir şekilde kendilerinden mutlaka bir şeyler koyarlar. Sanırım bu yıl benim Tolstoy yılım olacak. Okuduklarımı tekrar okuyacak ve bütün eserlerini okuyacağım.Herkese iyi okumalar!
Yazarın hayatı ile de bir kaç kitap buldum onlarla devam ederim sanırım.